Sanattan Anlamak

Sanattan Anlamak
Picasso’nun sergisinde, bir kadın, tablolardan birini ünlü ressama göstererek;
- Ben bu resimden hiçbir şey anlamadım, der.
Picasso sorar:
- Siz Çince biliyor musunuz madam?
Bu soruya kadının, hayır demesi üzerine ise Picasso şu cevabı verir:
- Ama Çince’yi 1 milyardan fazla yakın insan konuşuyor ve anlıyor.

Doğruya Yakın Sözler

Doğruya Yakın Sözler
Bir arkadaşı Mark Twain’e bir olayı anlatıyordu. Konuşma bitiminde yazar sordu:
“Bütün bunlar anlattığın gibi mi?”
“Evet, birebir aynı değilse bile, doğruya yakın sözcüklerle anlattım.” deyince Mark Twain hafifçe gülümsedi:
“Doğruya yakın sözcükle doğru sözcük arasında büyük fark vardır; ateş böceği ve ateş arasındaki fark kadar…” dedi

Tanrı varmıdır

Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar :
” Var olan herşeyi Tanrı mı yarattı ? ”
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar :
” Evet herşeyi Tanrı yarattı ! ”
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine :
” Evet efendim ! ” diye yanıtlar.
Profesör devam eder :
” Eğer herşeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız ‘ Kesinleştirme ‘ ilkesine göre de Tanrı şeytandır.”
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur.
Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsâne olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve :
- Bir soru sorabilir miyim efendim ? der.
Profesör sorabileceğini söyler.
Öğrenci :
” Soğuk var mıdır ? ” diye sorar.
Profesör :
” Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır ! ” diye yanıtlar. ” Sen hiç soğuktan üşümedin mi ? ” der.
Öğrenci :
” Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur yaşamda. Gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, mutlak soğukluk ( sıfır derece ) (- 273 C. / - 460 F), sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede tepkime verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir sözcüktür ! ” der ve devam eder :
- Hocam, karanlık var mıdır ?
- Profesör :
- ” Tabii ki vardır ! ” der.
Öğrenci yanıtlar :
- ” Korkarım yine yanılıyorsunuz efendim ! ” der. ” Çünkü karanlık da yoktur yaşamda ! Gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız / inceleyemeyiz. Gercekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz.
Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur, yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın / uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz ? Işığın miktarını ölçersiniz ! Bu doğrudur değil mi ? Karanlık insanlık tarafından , ışığın olmadığı yer / mekân için kullanılan bir sözcüktür.
Son olarak öğrenci profesöre yine sorar :
- Hocam şeytan var mıdır ?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar :
- Tabii ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. Şeytan / kötülük, bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insanlık dışılığının örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şeyde değildir ! ” der.
Öğrenci devam eder :
- ” Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur.”
” Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibârettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.”
Profesöre dünyayı dar eden, yerden yere vuran, şaşırtan, afallatan bu öğrencinin adı Albert Einstein’dı.
Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar :
” Var olan herşeyi Tanrı mı yarattı ? ”
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar :
” Evet herşeyi Tanrı yarattı ! ”
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine :
” Evet efendim ! ” diye yanıtlar.
Profesör devam eder :
” Eğer herşeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız ‘ Kesinleştirme ‘ ilkesine göre de Tanrı şeytandır.”

Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur.
Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsâne olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve :
- Bir soru sorabilir miyim efendim ? der.
Profesör sorabileceğini söyler.
Öğrenci :
” Soğuk var mıdır ? ” diye sorar.
Profesör :
” Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır ! ” diye yanıtlar. ” Sen hiç soğuktan üşümedin mi ? ” der.
Öğrenci :
” Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur yaşamda. Gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, mutlak soğukluk ( sıfır derece ) (- 273 C. / - 460 F), sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede tepkime verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir sözcüktür ! ” der ve devam eder :
- Hocam, karanlık var mıdır ?
- Profesör :
- ” Tabii ki vardır ! ” der.
Öğrenci yanıtlar :

- ” Korkarım yine yanılıyorsunuz efendim ! ” der. ” Çünkü karanlık da yoktur yaşamda ! Gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız / inceleyemeyiz. Gercekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz.
Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur, yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın / uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz ? Işığın miktarını ölçersiniz ! Bu doğrudur değil mi ? Karanlık insanlık tarafından , ışığın olmadığı yer / mekân için kullanılan bir sözcüktür.

Son olarak öğrenci profesöre yine sorar :
- Hocam şeytan var mıdır ?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar :
- Tabii ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. Şeytan / kötülük, bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insanlık dışılığının örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şeyde değildir ! ” der.

Öğrenci devam eder :
- ” Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur.”

” Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibârettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.”

Profesöre dünyayı dar eden, yerden yere vuran, şaşırtan, afallatan bu öğrencinin adı Albert Einstein’dı.

insan küçükken belli oluyormuş : )

Köprü

Bir zamanlar, birbirine bitişik iki çiftlikte yaşayan iki erkek kardeş vardı. Günlerden birgün bu iki kardeş arasında bir anlaşmazlık başgösterdi. İki kardeş arasında o zamana değin ilk kez görülen bu anlaşmazlık,giderek büyüdü ve kardeşler arasında ayrılığa neden oldu.İki kardeş, birbirlerine yalnızca küsmekle kalmadılar, yıllardır ortaklaşa kullandıkları tarım makinelerine değin sahip oldukları tüm araç gereçlerini ve mal varlıklarını da ayırdılar.Küçük bir yanlış anlama sonucu başlayan anlaşmazlığı izleyen ayrılık , giderek büyüyen bir uçuruma dönüştü ve en sonunda yerini, karşılıklıkullanılan hoş olmayan sözlere bıraktı. Bunun arkasından da beklenenler
oldu ve kardeşler arasında önce şiddetli bir kavga, sonra da ürkütücü birsessizlik yaşanmaya başladı.

Bir sabah, bu iki kardeşten büyüğünün kapısına bir usta geldi. Elinde büyük bir marangoz çantası vardı. Evsahibinden geçici bir iş
istedi: “Yapılacak ufak tefek bir işiniz varsa, size yardımcı olmak isterim” dedi. “Elimden hemen her iş gelir. Birkaç gün çalışırım, işi bitiririm.”Büyük kardeşin aklına o an bir “iş” geldi. “Evet, sana göre bir işim var” dedi ve küçük kardeşinin çiftliğini işaret etti: “Şu derenin karşısındaki çiftlik, komşumundur. Daha doğrusu, benim küçük kardeşime aittir o çiftlik. Geçen haftaya dek benim çiftliğimle onun çiftliği arasında bir otlak vardı. Sonra o, buldozeriyle oraya ırmak bendi yaptı ve şimdi aramızda,
otlak yerine, çiftliklerimizi birbirinden ayıran bir dere var.” Büyük kardeşin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra marangoz
sordu:”Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” dedi.

Büyük kardeş once kuşkusunu,sonra da kararını açıkladı:”Kardeşim bunu, bana acı vermek için yapmış olabilir” dedi. “Fakat şimdi ben, onun yaptığından daha büyük bir şey yapacağım.” Bunları söyledikten sonra adamı aldı, ahırların olduğu yere götürdü ve duvarın dibinde yığılı duran kütükleri gösterdi: “Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasında üç metre yükseklikte bir çit yapmanı istiyorum” dedi. “Kaç gün çalışırsan çalış, nasıl yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki, gözlerim kardeşimin çiftliğini artık görmek zorunda kalmasın.” İş arayan usta, başını salladı: “Sanırım durumu anladım, efendim” dedi. “Şimdi bana çivilerin, kazma küreğin yerini gösterin ki hemen işime
başlayayım.”

Büyük kardeş ustaya kazma, küreğin ve çivilerin olduğu yeri
gösterdikten sonra, alışveriş yapmak için kasabaya gitti. Usta ise,
tüm gün boyunca ölçerek, keserek, çivileyerek sıkı bir biçimde çalışmaya
koyuldu. Akşam güneş batarken o işini bitirmiş, çiftlik sahibi büyük
kardeş ise alışverişini tamamlamış, kasabadan dönüyordu.

Çiftliğe gelir gelmez ustanın yaptıklarına baktı ve şaşkınlıktan gözleri,
yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Karşısında, yapılmasını
istediği, çit yoktu ama, derenin bir yakasından öteki yakasına uzanan
görkemli bir köprü vardı. Biri kendi çiftliğinin toprağına, öteki küçük
kardesinin çiftliğinin toprağına oturtulmuş sağlam iki ayak üzerinde,
yanlarındaki korkuluklarına varıncaya dek tüm ayrıntılarıyla yapılmış
ve tam anlamıyla “usta işi” denilecek kusursuzlukta bir köprü
uzanıyordu.

Büyük kardeş, hâlâ geçmeyen- şaşkınlığıyla bu köprüyü seyrederken, karşıdan birinin geldiğini gördü. Dikkatle baktığında gelen kişinin, komşusu, yani küçük kardeşi olduğunu anladı. Kardeşi, kollarını iki yana açmış olarak köprünün karşı ucundan kendisine doğru yürüyordu.
“Benim sana karşı yaptığım bunca haksızlığa ve söylediğim bunca kötü sözlere karşın sen, bu köprüyü yaptırarak ne denli iyi ve ne denli büyük bir insan olduğunu gösterdin” dedi ağabeyine. “Şimdi bir büyüklük daha yap ve sen de kollarını açarak bana gel…”

Köprünün iki ucundan ortaya doğru yürüyen kardeşler, köprünün ortasında bir araya geldiler ve özlemle kucaklaştılar. Büyük kardeş bir ara arkasına baktığında, çantasını toplayıp, oradan ayrılmakta olan ustayı gördü. “Gitme, dur, bekle” diye seslendi ona. “Sana yaptıracağım
birkaç iş daha var, çiftliğimde…”

Usta gülümsedi: “Ben buradaki işimi tamamladım, gitmem gerek” dedi ve ekledi: “Yapmam gereken daha birçok köprü var.”

Karışık ama Doğru

Karışık ama Doğru
Yetişmiş bir kızı olan bir dulla evlendim.Babam üvey kızıma aşık
oldu,evlendi.Bu şekilde babam benim damadım oldu,
Üvey kızım da babamın karısı olması dolayısıyla benim annem oldu.
Benim karım bir oğlan çocuk doğurdu.
Bu çocuk tabiatiyla babamın kayınbiraderi ve
benim üvey annemin biraderi olması nedeniyle de benim dayım oldu.
Babamın karısı da bir oğlan Çocuk doğurdu.
Tabii doğan bu çocuk benim kardeşim oldu
fakat aynı zamanda kızımın oğlu olması dolayısıyla da torunum oldu.
Böylece, karım da annemin annesi olması nedeniyle benim büyük annem oldu.
Diğer taraftan ben de karımın kocası,aynı zamanda onun torunu olduğumdan,
bir kimsenin büyük annesinin kocası da büyük babası olacağından dolayı,
kendi kendimin büyük babası oldum.